İskan Alınmadan Oturulur Mu? Felsefi Bir İnceleme
Hayatın en temel ihtiyaçlarından biri barınmadır. Her insan, güvenli ve konforlu bir yaşam alanına sahip olma isteğiyle dünyaya gelir. Ancak bu temel hakkın kullanımına dair bir soru, toplumları zaman zaman derinden düşündürür: İskan alınmadan oturulur mu? Bu soru yalnızca hukukî bir mesele değil, aynı zamanda etik, epistemolojik ve ontolojik bir meseleye de dönüşür. Bir evde oturmak için gerekli olan ruhsatı, izni ve yasal belgeleri almadan o evde yaşamak, sadece hukuken tartışmaya açılmakla kalmaz, aynı zamanda insan doğası, adalet ve bilgi üzerine felsefi bir sorgulama gerektirir.
İlk bakışta basit bir yasal mesele gibi görünen bu soru, derin felsefi katmanlara sahiptir. Hukukun, etik anlayışların ve bilginin nasıl şekillendiğine dair önemli soruları gündeme getirir. Bugün bu yazıda, iskan alınmadan oturulabilir mi? sorusunu, felsefenin üç temel dalı olan etik, epistemoloji ve ontoloji üzerinden inceleyeceğiz. Bununla birlikte, farklı filozofların görüşlerini karşılaştırarak, bu meseleye dair güncel tartışmaları da ele alacağız.
Etik Perspektif: Adalet ve İnsan Hakları
Etik, doğru ve yanlış, iyi ve kötü gibi kavramları inceleyen bir felsefe dalıdır. Bu çerçevede, iskan alınmadan bir konutun kullanılmasının etik olup olmadığı, insanın hakları ve adalet anlayışına dayalıdır. İnsan hakları bağlamında, barınma hakkı temel bir ihtiyaçtır. Her insan, yaşamak için bir yer edinme hakkına sahiptir. Ancak bu hakkın sınırları nelerdir? İskan izni almak, bu hakkı kullanma yolunda bir gereklilik midir?
Klasik etik yaklaşımlarda Aristoteles‘in “altın orta” anlayışına bakmak faydalı olabilir. Aristoteles, fazlalık ve eksiklik arasında bir denge kurarak, yaşamı ahlaki açıdan en doğru şekilde şekillendirmenin yolunu göstermeye çalışır. Bu bağlamda, yasaların ihlaliyle bir “fazlalık” yaratmak, toplumda adaletsizlik ve huzursuzluk yaratabilir. Bir evin yasalara aykırı olarak kullanılmasına ilişkin etik tartışmalar, toplumsal düzenin korunmasıyla bağlantılıdır. Adalet, sadece bireysel hakların değil, aynı zamanda toplumsal düzenin de sağlanmasıdır.
John Rawls, adalet teorisinde, “farkçılık ilkesi”ni önerir. Bu ilkeye göre, toplumda en dezavantajlı durumda olan bireylerin çıkarlarını gözetmek gereklidir. Bu perspektiften bakıldığında, iskan alınmadan oturmak, yasal çerçeve dışına çıkmak demektir ve bu durum toplumda daha geniş eşitsizliklere yol açabilir. Ancak, bazı felsefi düşünürler, bu tür ihlallerin toplumsal adaletsizliği geçici bir şekilde dengeleyebileceğini savunur. Örneğin, Henry David Thoreau‘nun sivil itaatsizlik anlayışında, bazen mevcut yasaların ihlali, daha büyük bir adaletin sağlanmasına hizmet edebilir.
Epistemolojik Perspektif: Bilgi ve Gerçeklik
Epistemoloji, bilgi teorisini inceleyen felsefe dalıdır. Bilgi nedir, nasıl elde edilir, ve gerçeklik nasıl anlaşılır? İskan alınmadan oturulup oturulamayacağı sorusu, aslında doğru bilgiye nasıl erişildiği ve bu bilginin nasıl değerlendirildiğiyle de ilişkilidir.
Platon‘un “Mağara Alegorisi”ni hatırlamak, bu soruya farklı bir açıdan yaklaşmak açısından faydalı olabilir. Mağara alegorisinde, insanlar sadece gölgeleri görebilmekte ve gerçekliği bu gölgeler üzerinden kavrayabilmektedir. Gerçekliği sadece resmi ve yasal belgelerle değerlendiren bir toplum, bu bilgi anlayışının sınırlılığına takılabilir. Bir kişi, iskan izninin gerekliliği hakkında yasal bilgiye sahip olmayabilir veya toplumsal düzeni tehdit etmeyecek şekilde barınma ihtiyacını karşılamak için bu izni göz ardı edebilir.
Friedrich Nietzsche‘nin “hakikat, çoğunluğun kabul ettiği yalanlardan ibarettir” sözü, bu tür yasal gerekliliklere ve toplumsal onaylamaya karşı duyulan eleştiriyi yansıtır. Belki de birey, devletin belirlediği “doğru”yu sorgulamakta haklıdır. Eğer bir kişi, bir evde oturmanın kendisini güvende hissettirdiğine dair somut bir bilgiye sahipse, yasaların ötesindeki gerçeklik, onun gözünde daha geçerli olabilir.
Ontolojik Perspektif: İnsan Olma Durumu ve Varoluş
Ontoloji, varlıkbilimidir. İnsan varlığının anlamı, kökeni ve amacı üzerine sorular sorar. İskan izninin gerekliliği, ontolojik bir soruyu gündeme getirir: İnsan, sadece ev sahibi olduğu bir mekanda mı tam anlamıyla var olur? Varlığımız, sadece yasal statülerle mi belirlenir?
Martin Heidegger, insanın “dünyada var olma” durumunu inceler. Ona göre, insan, içinde bulunduğu dünya ile sürekli bir ilişki içindedir ve bu ilişki, varoluşsal anlamını şekillendirir. Bir evde yaşamanın, sadece yasal bir statü ile değil, daha derin bir varoluşsal bağ ile şekillenmesi gerekir. Ev, insanın kendini gerçekleştirdiği bir mekandır. İskan izninin var olup olmaması, insanın o evdeki varoluşunu ne ölçüde etkiler? Eğer evde oturan kişi, bu mekanda kendini anlamlı bir şekilde var edebiliyorsa, bu durum ontolojik bir anlam taşır.
Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğunda ise, birey kendi seçimleriyle kendi varlığını şekillendirir. Eğer bir insan, toplumsal yasaları ihlal ederek bile olsa, kendini bir evde var ediyorsa, bu onun özgürlüğünü ve varoluşsal kimliğini bir şekilde inşa etmesi olarak değerlendirilebilir. Ancak, burada da bir etik ikilem ortaya çıkar. Çünkü bu özgürlük, başkalarının haklarını ihlal etme pahasına mı sağlanmaktadır?
Sonuç: Hangi Doğru?
İskan izni alınmadan oturulup oturulamayacağı sorusu, sadece hukukî bir mesele olmanın ötesinde, etik, epistemolojik ve ontolojik derinliklere sahip bir tartışmadır. Etik bakış açıları, toplumsal düzenin korunması adına yasaların ihlalinin sorunlu olduğunu gösterirken, epistemolojik olarak, bilgiyi ve gerçeği nasıl algıladığımız ve hangi bilgiye dayanarak hareket ettiğimiz sorusu ortaya çıkar. Ontolojik bir bakış açısı ise, bireyin varoluşunu anlamlandırma biçimini sorgular.
Belki de asıl soru şudur: Bir insanın bir mekanda var olma hakkı, o mekanda ne kadar süre kaldığı veya hangi yasal izinlere sahip olduğu ile sınırlı mıdır? İnsan, sadece yasaların belirlediği sınırlar içinde mi var olabilir, yoksa o varoluşun daha derin bir anlamı var mıdır?
İnsanın varlığı, yalnızca bir evde oturup oturamayacağıyla sınırlı mıdır?